İnsanların, kendi mevcut inançlarını, varsayımlarını veya hipotezlerini doğrulayan bilgileri tercih etme, bu bilgileri arama ve öne çıkarma eğilimidir. Kendi görüşümüze ters düşen gerçekleri ise göz ardı etme veya mantıksallaştırarak reddetme eğilimindeyizdir. Bu, “post-truth” çağının temel dinamiklerinden biridir.
Özellikle sosyal medyada, kişilerin sadece kendi görüşlerine ve inançlarına benzer fikirlerle karşılaştığı, karşıt görüşlerin ise filtrelendiği veya duyulmadığı kapalı dijital ortamlardır. Yankı odaları, mevcut inançları pekiştirir, kutuplaşmayı artırır ve farklılıklara karşı toleransı azaltır.
Bir eleştiri veya suçlamayla karşılaşıldığında, konuyu cevaplamak yerine, dikkati başka bir konuya çekerek veya eleştiriyi yapan kişiyi benzer bir suçlamayla hedef alarak (örn: “Ama siz de geçmişte şunu yapmıştınız!”) asıl konuyu saptırma ve savunmaya geçme propagandası tekniğidir.
Francis Fukuyama tarafından Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla ortaya atılan bu teze göre, Batı tipi liberal demokrasinin ve serbest piyasa ekonomisinin, insanlığın ulaşabileceği “son” ve en ideal ideolojik evrim noktası olduğunu savunur. Bu teze göre, liberal demokrasiye alternatif ciddi bir ideoloji kalmamıştır.
Samuel Huntington tarafından Soğuk Savaş sonrası ortaya atılan bu teze göre, gelecekteki küresel çatışmaların ana kaynağı ideolojik veya ekonomik değil, “kültürel” olacaktır. Huntington, dünyanın Batı, İslam, Konfüçyüs, Slav-Ortodoks gibi farklı medeniyet blokları arasında bölüneceğini ve fay hatlarındaki çatışmaların artacağını öngörmüştür.
Marksist teoride, egemen sınıfın (burjuvazinin) kendi ideolojisini (serbest piyasanın adil olduğu, herkesin zengin olabileceği vb.) toplumun geri kalanına (proletaryaya) “tek doğru” olarak kabul ettirmesidir. Bu durumda, ezilen sınıf kendi gerçek çıkarlarının farkına varamaz ve sömürü düzeninin devam etmesine istemeden de olsa katkıda bulunur.
Carl Schmitt ve Giorgio Agamben tarafından tartışılan bu kavrama göre; devlet, varlığını tehdit eden bir kriz (savaş, terör, salgın) anında, normal hukuk kurallarını ve anayasal hakları askıya alma yetkisine sahiptir. Bu “istisna hali”, hukukun bizzat kendisi tarafından yaratılan “hukuk dışı” bir alandır ve modern iktidarın nasıl çalıştığını gösterir.
Michel Foucault’nun bu kavramı, modern devletin gücünün sadece “öldürmek” (sopa) olmadığını, aynı zamanda “yaşatmak” olduğunu savunur. Devlet, nüfusun sağlığı, doğum oranları, yaşam süresi gibi “biyolojik” süreçlerini istatistikler ve politikalar yoluyla yöneterek ve “normalleştirerek” iktidarını derinleştirir.
(Antropolojiden siyasete uyarlanmıştır) Evrensel bir “doğru” veya “ahlak” olmadığını, her kültürün kendi değer sisteminin (örn: insan hakları, demokrasi anlayışı) kendi içinde geçerli olduğunu savunan görüştür. Uluslararası siyasette, “Bizim demokrasi anlayışımız sizinkinden farklı” veya “Bu bizim iç işimizdir” gibi argümanların temelini oluşturabilir.
Filozof Karl Popper tarafından savunulan bu fikir, totalitarizmin zıttıdır. Açık toplum, eleştiriye, farklı fikirlere ve değişime izin veren; liderlerin ve politikaların özgürce sorgulanabildiği ve seçimler yoluyla kansız bir şekilde değiştirilebildiği toplum modelidir. Popper’a göre “mükemmel” bir sistemi aramak (Platon gibi) değil, “hataları düzeltebilen” bir sistemi (açık toplum) kurmak önemlidir.