Eleştirel düşünceyi ve sorgulamayı bir kenara bırakarak, bir lidere veya bir ideolojiye koşulsuz, sorgusuz ve tam bir bağlılık gösterme durumudur. Bu kültürde, liderin kararları “tartışılmaz doğru” kabul edilir ve sadakat, liyakatten daha önemli hale gelir.
Jeremy Bentham tarafından tasarlanan bu hapishane modelinde, ortadaki bir gözetleme kulesinden tüm mahkumlar izlenebilir, ancak mahkumlar kuledekinleri göremez. Michel Foucault, bu fikri modern topluma uyarlamıştır: Güvenlik kameraları, dijital takip ve sosyal medya ile sürekli “gözetlendiğini bilen” ama “ne zaman gözetlendiğini bilmeyen” bireyler, bir gardiyana gerek kalmadan kendi kendilerini disipline eder ve kurallara uyarlar.
Günümüzün hakim siyasi modeli olan “Ulus-Devlet” (sınırları belirli bir toprakta, tek bir ulusal kimliğe dayanan devlet), nispeten yeni bir icattır. Kökenleri genellikle 1648’deki Westphalia Barışı’na ve 1789 Fransız Devrimi’ne dayandırılır. Öncesinde hakim model, çok uluslu imparatorluklar veya feodal beyliklerdi.
Siyasette önemli olan, bir olayın ne olduğundan çok, halkın o olayı nasıl algıladığıdır. Siyasi iletişim uzmanları, seçmenlerin duygusal tepkilerini ve önyargılarını hedefleyerek “algıyı yönetmeye” çalışırlar. Eğer seçmen bir liderin “güçlü” olduğuna inanırsa, o liderin gerçekte zayıf olmasının seçim sonuçları üzerinde bir etkisi kalmayabilir.
Doğrudan Demokrasi‘de (Antik Atina’daki gibi), halkı ilgilendiren her kararı halk doğrudan toplanarak oylar. Modern kalabalık ülkelerde bu imkansızdır. Temsili Demokrasi‘de ise halk, belirli bir süreliğine kendisi adına karar alması için temsilciler (milletvekilleri) seçer ve yönetimi onlara devreder.
Siyasi kararların seçilmiş politikacılar yerine, konunun uzmanı olan teknokratlar (mühendisler, ekonomistler, bilim insanları) tarafından alınması gerektiğini savunan yönetim anlayışıdır. Teknokrasi, yönetimin ideolojik değil, rasyonel ve bilimsel verilere dayalı olması gerektiğini savunur.
Kamuoyu tartışmalarında, nesnel gerçeklerin ve somut verilerin, kişisel duygulardan ve inançlardan daha az etkili hale gelmesi durumudur. Bu çağda, bir iddianın “doğru olup olmamasından” çok, o iddianın kişinin mevcut inançlarını “destekleyip desteklememesi” önem kazanır.
Siyasetin en dar tanımı, devlet yönetimi ve seçimlerdir. Ancak geniş anlamıyla siyaset, “güç ilişkilerinin olduğu her yerdedir”. Aile içindeki kararlar, bir şirketteki terfi süreçleri veya bir okul yönetiminin kuralları da aslında birer siyasi süreçtir; çünkü hepsi kıt kaynakların (para, statü, hak) nasıl dağıtılacağına dair kararları içerir.
Egemenlik, yani en üstün karar verme yetkisi, siyasi düşünce tarihinde farklı yerlere atfedilmiştir: Teokratik Egemenlik (Güç Tanrı’ya aittir ve krallar onun temsilcisidir), Monarşik Egemenlik (Güç tek bir krala aittir), Ulusal Egemenlik (Güç, soyut bir kavram olan “Millet”e aittir) ve Halk Egemenliği (Güç, somut olarak “Halk”a, yani seçmenlere aittir).
Antonio Gramsci tarafından geliştirilen bu kavrama göre, egemen sınıfın iktidarını sadece zor ve baskı yoluyla değil, aynı zamanda toplumun kültürünü, değerlerini ve düşünce yapısını şekillendirerek sürdürmesidir. Egemen sınıf, kendi dünya görüşünü topluma “normal” ve “tek doğru” olarak kabul ettirir. Bu, baskıdan daha etkili bir kontrol yöntemidir.