İdeoloji, dünyayı anlamlandırmamızı sağlayan bir dizi inanç, değer ve fikir sistemidir. Tıpkı bir gözlük gibi, dünyaya “çıplak gözle” bakmamızı engeller; olayları belirli bir filtreden (liberal, muhafazakâr, sosyalist vb.) geçirerek görmemize neden olur. Neyi “normal” veya “anormal”, neyi “doğru” veya “yanlış” kabul ettiğimizi büyük ölçüde ideolojimiz belirler.
Her ikisi de baskıcı rejimlerdir ancak Otoriterlik, siyasi muhalefeti yasaklar ve iktidarı elinde tutmaya odaklanır, ancak toplumun özel hayatına (ekonomi, kültür) görece daha az karışır. Totalitarizm ise (Nazi Almanyası, Stalin dönemi SSCB gibi) çok daha ileri gider; siyaseti tamamen kontrol etmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal hayatın her alanını (sanat, eğitim, aile, düşünce) tek bir ideoloji doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalışır.
Ahlaki olarak adaletsiz veya yanlış olduğuna inanılan bir yasayı, şiddete başvurmadan, kasıtlı olarak ve kamuya açık bir şekilde ihlal etme eylemidir. Amacı, o yasaya veya politikaya dikkat çekmek ve kamuoyunu değiştirerek yasanın değişmesini sağlamaktır. (Örn: Mahatma Gandhi’nin Tuz Yürüyüşü).
Belirli çıkar gruplarının (şirketler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları), kendi lehlerine yasalar çıkması veya çıkmaması için siyasi karar alıcılar (milletvekilleri, bakanlar) üzerinde yasal yollarla etki kurma çabasıdır. Bu, bilgi sağlama, kampanya bağışı veya kamuoyu oluşturma yoluyla yapılabilir.
Popülizm, net bir ideolojiden (solculuk veya sağcılık gibi) çok, bir siyaset yapma tarzıdır. Temel özelliği, toplumu “temiz halk” ve “bozulmuş/çıkarcı elitler” olarak ikiye ayırmasıdır. Popülist liderler, kendilerini bu “sessiz çoğunluğun” veya “gerçek halkın” tek sözcüsü olarak sunar ve elitlere karşı bir mücadele yürüttüklerini iddia ederler.
Anarşizm, genellikle sanıldığı gibi “kaos” veya “düzensizlik” istemez. Temel felsefesi, her türlü hiyerarşik ve zorunlu otoritenin (özellikle devletin) gereksiz ve zararlı olduğunu savunmaktır. Anarşistler, insanların devlet olmadan, gönüllü işbirliği ve yatay örgütlenmeler yoluyla bir arada yaşayabileceğine inanırlar.
Devlet, kalıcı ve soyut bir yapıdır (kurumlar, toprak, egemenlik). Hükümet ise, o devleti belirli bir süre için yöneten, geçici siyasi kadrodur (Bakanlar Kurulu, Başkan ve ekibi). Hükümetler seçimle veya başka yollarla değişir, ancak devlet kalıcıdır.
Bu, iktidardaki partinin, seçim bölgelerinin sınırlarını kendi lehine olacak şekilde yeniden çizmesi tekniğidir. Amaç, rakip partinin oylarını ya çok az sayıda bölgeye yoğunlaştırarak (paketlenmiş bölgeler) ya da birçok farklı bölgeye dağıtarak (çatlatılmış bölgeler) etkisiz hale getirmektir. Bu sayede bir parti, ülke genelinde daha az oy alsa bile daha fazla milletvekili çıkarabilir.
Max Weber’e göre bürokrasi (devlet memurluğu sistemi), modern devletin işleyişi için zorunludur. Çünkü kurallara dayalı, uzmanlaşmış, hiyerarşik ve kişisel olmayan bir yapı sunar. Ancak zamanla bu yapı, amaçlarını unutup sadece kuralları uygulamaya odaklanabilir (“kırtasiyecilik”), yavaşlayabilir ve “kırmızı kurdele” olarak bilinen verimsizliklere yol açabilir.
Hukuk sisteminde kurallar bir piramit gibidir. En tepede Anayasa bulunur. Onun altında Kanunlar, daha altta Yönetmelikler ve Genelgeler yer alır. Buna “Normlar Hiyerarşisi” denir. Piramidin altındaki hiçbir kural (örn: bir kanun), üstündeki kurala (Anayasaya) aykırı olamaz. Aykırı olursa, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilir.