Almanca “gerçek siyaset” anlamına gelir. Uluslararası ilişkilerde, ülkelerin kararlarını ahlaki değerlere, ideolojilere veya ilkelere göre değil, tamamen ulusal çıkarlarına, güç dengelerine ve somut gerçeklere göre alması gerektiğini savunan yaklaşımdır. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı, tipik bir Realpolitik örneğidir.
Siyasi görüşleri sadece “sağ” ve “sol” olarak ayırmak yetersizdir. Siyasi pusula iki eksen kullanır: 1) Ekonomik Eksen (Soldan sağa: Devletçi ekonomiden serbest piyasaya) ve 2) Sosyal Eksen (Yukarıdan aşağıya: Otoriterlikten özgürlükçülüğe). Bu sayede bir kişi hem ekonomik olarak solcu (devletçi) hem de sosyal olarak otoriter olabilir (örn: Stalin) veya ekonomik olarak sağcı (serbest piyasacı) ama sosyal olarak özgürlükçü (liberteryen) olabilir.
Herkesin serbestçe kullanabildiği ortak bir kaynak (mera, deniz, temiz hava) olduğunda, her bireyin kendi çıkarı için o kaynaktan maksimum düzeyde faydalanmaya çalışmasıdır. Ancak herkes böyle davrandığında, o ortak kaynak hızla tükenir ve sonunda herkes kaybeder. Bu, bireysel rasyonelliğin nasıl kolektif felakete yol açtığını gösterir ve çevre politikaları gibi alanlarda devlet müdahalesinin (kotalar, vergiler) neden gerekli olduğunu açıklar.
Adam Smith tarafından ekonomi için kullanılan bu metafor, siyasette de kullanılır. Bireylerin kendi çıkarlarını (örn: oy vererek kendi refahını artırma) takip etmelerinin, toplumun genel çıkarına (daha iyi bir yönetim) hizmet edeceği fikridir. Ancak bu, her zaman işlemez; bazen bireysel çıkarlar toplumsal kaosa yol açabilir (bkz: Ortak Malların Trajedisi).
Thomas Hobbes, devleti tanımlamak için Eski Ahit’te geçen efsanevi bir deniz canavarı olan “Leviathan” ismini kullanmıştır. Bunun nedeni, Hobbes’un devleti, toplumsal kaosu (doğal durumu) önlemek için mutlak ve sorgulanamaz bir güce sahip olması gereken “ölümlü bir tanrı” olarak görmesidir. Devlet, barışı sağlamak için gerekirse korkutucu bir güç olmalıdır.
“Doğal durum” fikrinin devamıdır. İnsanların, doğal durumdaki güvencesizlikten ve kaostan kurtulmak için, bazı özgürlüklerinden gönüllü olarak vazgeçerek bir devlet otoritesi kurmak üzere anlaştıkları varsayımsal bir “sözleşmedir”. Bu, devletin gücünün kaynağının (kralların tanrısal hakkı değil) bizzat halkın rızası olduğunu savunan modern siyasetin temelidir.
Hobbes, Locke ve Rousseau gibi düşünürlerin kullandığı bir düşünce deneyidir. Devlet veya herhangi bir siyasi otorite olmadan önce insanların nasıl yaşadığını hayal etme durumudur. Thomas Hobbes, bu durumu “insan insanın kurdudur” diyerek sürekli bir savaş hali olarak tanımlarken; John Locke daha barışçıl ama güvencesiz, Rousseau ise “soylu vahşi” olarak romantik bir barış hali olarak tasvir etmiştir.
Bu teoriye göre, belirli bir zamanda kamuoyunun “kabul edilebilir” bulduğu politik fikirler dar bir pencere içindedir. Politikacılar, bu pencerenin dışındaki “radikal” veya “düşünülemez” fikirleri savunamazlar. Ancak zamanla, aktivistler veya politikacılar bu “düşünülemez” fikirleri sürekli tartışmaya açarak toplumu alıştırır ve “Overton Penceresi”ni kaydırarak radikal fikirleri “kabul edilebilir” hale getirebilirler.
Niccolò Machiavelli, “Prens” adlı eserinde, bir hükümdarın devletin bekasını (varlığını sürdürmesini) sağlamak için gerektiğinde ahlaki kuralların dışına çıkabileceğini savunmuştur. Ona göre siyaset, ahlak veya din kurallarına göre değil, gücün ve gerçekliğin kurallarına göre oynanmalıdır. Öncelik, devleti ayakta tutmaktır; bu amaç için kullanılacak araçlar (şiddet, hile) meşru görülebilir.
Joseph Nye tarafından geliştirilen bu kavrama göre, bir ülkenin başka ülkeleri etkileme yeteneği sadece askeri veya ekonomik güce (“sert güç”) dayanmaz. Bir ülkenin kültürü (filmleri, müziği, mutfağı), politik değerleri (demokrasi, insan hakları) ve dış politikası aracılığıyla “cazibe” yaratarak istediğini elde etmesi “yumuşak güç” olarak adlandırılır.